DİPNOTLAR
DİPNOTLAR
1. Bu eserin telifi esnasında merhum Şefik Can Beyefendi’nin yazmış olduğu “Konularına Göre Açıklamalı Mesnevî Tercümesi”nden istifâde edilmiş ve Mevlânâ hazretlerinin ifâde ettiği gerçeklerin okuyucularımız tarafından daha rahat anlaşılabilmesi için Mesnevî’den alınan beyitlerin bazı kelimelerinde ufak-tefek değişiklikler yapılmıştır. Eserimizin telifinde her ne kadar ilmî bir gâye gözetilmemişse de isteyen okuyucularımızın bu beyitlere rahatça ulaşabilmesi için ismi geçen tercümeye de zaman zaman atıflar yapılmıştır.
2. Mevlânâ hazretleri, “Ney”in, insanların kalplerine göre farklı tesirler meydana getirdiğini, yine onun dilinden şöyle anlatmaktadır:
“Ben her cemiyette, her mecliste inledim, durdum. Kötü huylu olanlarla da, iyi huylu olanlarla da düşüp kalktım. Herkes kendi anlayışına göre benim yârim oldu. Fakat içimdeki esrârı araştırmadı.”
Mevlânâ hazretleri, başka bir beytinde, kendi sırlarını paylaşabileceği, kâmil bir insan arayışını şöyle dile getirir:
“İçimi dökecek, beni anlayacak bir kişinin hasretiyle gidiyorum!..”
3. İslâm, insan tabiatında mevcud olan özellikleri reddetmeyip, onları mükemmel bir sûrette nizamlayan yüce dîndir. Pek çok bediî sanat gibi, mûsikî de insanoğlundaki fıtrî husûsiyetlerin tezâhür şekillerinden biridir. Dolayısıyla onun da diğer husûsiyetler gibi ne tamâmen reddi ve ne de olduğu gibi kabulü mümkündür. Ancak insanda meydana getirdiği tesirler ve icrâ ediliş şekilleri düşünülerek hayır veya şerde kullanılmasına göre hüküm beyan edilebilir.
Bu konuyla ilgili olarak Bahâeddîn Nakşibend -kuddise sirruh-’un müridlerinden Hoca Misâfir şöyle der:
“–Hoca Bahâeddîn Hazretleri’nin hizmetindeydim ve mûsikîye düşkündüm. Birgün müridlerden birkaçıyla bir araya gelerek birtakım mûsikî âletleri bulup Hoca Hazretleri’nin meclislerinde mûsikî icrâ etmeyi ve böylelikle onun bu mevzûdaki fikirlerini öğrenmeyi düşündük ve öyle de yaptık. Hoca Hazretleri ise bize engel olmadılar ve şöyle buyurdular:
«Biz bu işi yapmayız; ama inkâr da etmeyiz!»”
Şâh-ı Nakşibend -kuddise sirruh-’un bu sözü, nefsâniyete dönüşmesi mümkün ve muhtemel olan bu sahada ihtiyatlı olmanın zarûretine işâret etmektedir. Nitekim günümüzde, bu dengeyi koruyamayan kimi çevrelerin, tasavvufun özünden uzaklaşarak işi sadece mûsikîden ibâret gördükleri müşâhede edilmesi münâsebetiyle, bu konudaki hassâsiyetin ne kadar önemli olduğu, daha iyi anlaşılmaktadır.
Hazret-i Mevlânâ’nın hayatının “piştim ve yandım” devresinde daha çok müşâhede edilen vecd ve istiğrak hâli esnasında, sokaktan geçerken duyduğu kuyumcunun altını dövmesi gibi muhtelif seslerin âhengi bile ona Allah’ı hatırlatıyor ve cezbeye gelmesine sebep oluyordu. Bu hâl, onun yüksek ruhuna mahsus, engin derinlik, duyuş ve sırlardan neş’et eden bir keyfiyet olduğu için, Mevlânâ’nın ahenkli seslerle (mûsikî ile) ilgili bu meczûbiyeti, umûma misal teşkil etmez.
4. Aslen hıristiyan iken, Mesnevî vesîlesiyle hidâyete eren rahmetli Farsça hocam Yaman Dede’ye:
“–Siz, niye Mevlânâ ve Mesnevî’den bu kadar çok bahsediyorsunuz?” diye sorulduğunda, O da:
“–Oğlum, benim elimden Mevlânâ tuttu ve Hazret-i Peygamber’in kapısına götürerek hidâyetime vesîle oldu. Beni ateşten kurtaran birisini bu kadar anmam çok mu?” derdi.
5. Nûrettin Topçu, Mevlânâ ve Tasavvuf, s. 139
6. Bu hükümdeki “âlem” sözü, Allah katındaki hakîkatin, insan idraki seviyesine indirilmesi için mecâzen ve zarûreten kullanılagelmiştir. Aynı şekilde, ezel (zamanda başı olmamak) ve ebed (zamanda sonu olmamak) gibi kelimeler de Cenâb-ı Hakk’a izâfe edilerek kullanıldığı zaman, böyledirler.
1. Abdülkadir Geylânî hazretlerine musallat olan bir yılan ile ilgili meşhur bir misal vardır. Bir gün Geylânî hazretleri, mescidde ibâdetle meşgulken karşısında bir yılan beliriverir. Sağında solunda dolaşır. Mesciddekiler kaçışırlar, o ise hiç istifini bozmaz. Yılan, Geylânî hazretlerinin etrafında dolaşır ve kaybolup gider. Benzer bir kıssa, Mahmud Sâmî Efendi ile ilgili de nakledilmiştir. Medine’de ikâmet ederken hânelerine girmiş olan yılan herkesi ürkütmüş, o üstad hazretleri ise sekînet ve huzur hâllerini muhafaza ederek yılanın zarar vermek üzere gelmediğini söylemişlerdir. Gerçekten yılan, evin içinde biraz kıvrıldıktan sonra geldiği delikten geri dönüp gitmiştir.
8. Şârihler, bu hadîsin şerhinde şu işârî mânâya da yer vermişlerdir: Peygamber Efendimiz, Hazret-i Câbir’in “ben” demesinden râzı olmadı. Çünkü, “ben” sözünde benlik, kibir ve büyüklük vardır.
9. Buhârî, Eymân, 9; Müslim, Cennet, 46.
