ÖNSÖZ
Bütün insanların sulh, sükûn ve huzuru için gerekli mükellefiyetleri tanzim eden İslâm hukûku, iki fârik husûsiyeti hâizdir:
a. Hükümlerinde daha ziyâde akla ağırlık verip hikmete istinâd etmek.
b. Adâlet ve merhamet-i ilâhiyye îcabı olarak emir ve nehiylerinde toplumun en alt kademesinde bulunan asgarî tâkatlileri, yani zayıfları esas almak.
Çünkü bir pehlivanın taşıyacağı yükü, çocuk seviyesindeki bir kimseye teklif; adâlet ve merhamete aykırı olacağından, yâni zulüm teşkil edeceğinden her çeşit muhatabın durumunu göz önünde bulundurmak, bir lutuf mâhiyetindedir.
Şu iki vasıf, toplumun her kesimi için hakkâniyete ve maslahata uygundur. Ancak “havass”, yani rûhen mâneviyâta daha istîdâtlı kişilerin daha yüksek mânevî seviyeler katedebilmeleri için İslâm’ın üst âlemlere açılan rûhânî kapısının her zaman açık tutulması da gerekmektedir. Aksi hâlde mâneviyâta teşne nice kabiliyetli gönüllerin ufku kapatılmış olur.
İşte bu gerçek sebebiyledir ki, İslâm tarihinin her safhasında tasavvufî akımlar daima alâka ve revaç bulmuştur. Çünkü aşk ve muhabbet merkezi olan gönle, akıldan ziyâde ağırlık verilmesinden doğmuş olan tasavvufî akım ve üslûplar, denilebilir ki, her türlü hâricî tesirden korunmak için inşa edilmiş olan bir binayı, dört duvardan ibâret bırakmayıp onu güzelce tahkim ve sonra da tezyin etmek faaliyetidir.
Bu faaliyet ve gayret içinde olan mâneviyâta teşne, kabiliyetli ve istîdâdlı kişiler, elde ettikleri olgunluk sayesinde artık bütün hâdisâtı hem akıl, hem de gönül ikliminin derûnî hâlleri ile telakkî ederler. Böylece ibtilâ ve musîbetler karşısında tevekkül ve mukâvemetleri daha ziyâde olur. Çünkü tasavvuf, öncelikle ilâhî takdir ve tasarruftaki hikmet ve sırları idrak etmeyi ve bununla tesellî, tatmin ve huzur bulmayı talim eder.
Dolayısıyla İslâm dünyasında buhran ve sıkıntıların had safhaya ulaştığı zamanlarda tasavvufî cereyanlar, her zamankinden daha fazla revaç bulmuştur. Bilhassa tasavvufun özünü teşkil eden “Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta bakış” ufku; zor dönemlerde şifalı bir sevgi, muhabbet ve şefkatin derinleştirdiği bir hissiyât ile zayıf, mağdur ve mazlûmlar için en müstesnâ bir sığınak, barınak ve âdeta bir ana kucağı vazîfesi görmüştür.
Bu hakîkat, İslâm tarihinin en dehşetli safhalarını teşkil eden Moğol istilâları dönemlerine bakıldığında daha bâriz anlaşılır. Moğol istilâları, İslâm dünyasını yakıp yıkmış ve toplumun büyük çoğunluğunu kanadı kırık bir kuş gibi acze sürüklemişti. O devirde tasavvuf, umûmî ıstıraplara bir melce’ ve merhem olarak huzur, rûhâniyet ve tesellî sundu. Bir mıknatıs gibi insanları kendisine cezbederek bir câzibe merkezi hâline geldi. Kanayan yaralara devâ, bunalan yorgun gönüllere ise tesellî oldu. Böylece o buhranlı devirlerde bereketli, ruhlara şifâ tevzî eden ve tesiri günümüze kadar devam eden Yunus Emre ve Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî gibi Hak dostları zuhur etti.
Fakat maalesef tasavvufun tesir ve güzelliğinin azaldığı dönemlerde ise, toplumda çöküntüler yaşanmıştır. Nitekim 19. asırdan îtibaren su yüzüne çıkan “İslâm’dan inhiraf” temâyülleri gitgide gelişip büyüyerek günümüz toplumunda büyük bir buhran meydana getirmiştir. Nefsânî arzularına râm olan günümüz insanları, maddenin cenderesinde rûhânî hayatını zaafa uğratmış ve Moğol istilâlarından daha beter bir mânevî yıkıma uğramıştır. Zîrâ toplum, gayr-i ahlâkî bir anaforun içinde selde yüzen kütükler gibi meçhûl bir âkıbete doğru sürüklenmektedir. Bu büyük buhran karşısında ayakta kalabilmek için yine gerçek bir sığınak ve barınak olarak tasavvufun sunduğu sükûn ve huzur limanına sığınmak zarûreti vardır.
Bu sebepledir ki, zamanımızda maddenin pençesinde zaafa uğrayan akıl yerine, hâdisâtı gönül gözüyle ve hikmet nazarıyla değerlendirmek, hayâtî bir zarûret hâline gelmiştir. Biz, yeniden Bahaeddin Nakşibendî, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, Abdülkâdir Geylânî ve emsâli Hak dostlarının ibretli, hikmetli ve sırlı nasihatlerine gönül vermek ve onların rûhânî nefhasından istifâde etmek mecburiyetindeyiz.
Böyle bereketli bir istifâde niyet ve niyazıyla “Mesnevî Bahçesinden Bir Testi Su” isimli eserimizi te’lif etmiştik. Bu eserin gördüğü rağbet, binbir buhranın girdabında kıvranan insanımıza tasavvufun şifâ verici bir iksir mâhiyetinde olduğunu tekrar gösterdi. Dolayısıyla bizi yine Mesnevî’nin diriltici nefhasından istifâde ederek ikinci bir eser kaleme almaya teşvik etti. Bu bakımdan elinizdeki bu yeni eser, rûhâniyet ve huzura ihtiyaç duyan toplumumuza, Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî’sinden âdeta ikinci “Bir Testi Su” makâmındadır.1
Bu vesileyle ifâde etmek gerekir ki, sadece milletimize değil, bütün insanlığa yüzyıllardır ölümsüz bir ilham kaynağı olan Mesnevî, Cenâb-ı Hakk’ın Mevlânâ -kuddîse sirruh-’a lutfettiği bir mânâ ve sır deryâsıdır. Aynı zamanda derin sırlarla dolu bir esrar kitabıdır. İnsanın keşfi ve insan ruhunun kelimelerle çizilmiş resmidir.
Mesnevî’de Hazret-i Mevlânâ, insan ruhunun derinliklerine inmiş, insanın içyüzünü gerçek kimliği ile müşâhede etmiş ve âh u figanlarla derdini açacak bir gönül aramıştır.
Tasavvufî hakîkatleri ve ruhun inceliklerini, Mesnevî kadar derinlemesine ifâde eden eserler nâdirdir. Mevlânâ Hazretleri, beşer müfekkiresi ile zor kavranan tasavvufî mevzûları, rûhânî ifâdeler ve hikmetli hikâyeler yoluyla ehl-i irfânın gönlüne zerketmektedir.
Rabbimiz, Hazret-i Mevlânâ’ya lutfettiği o hikmet dolu gönül ummânından ve onu vasıta kılarak bizlere de âcizane ona âid duyuşlarla bu kitabı derlemeyi nasib etti. Bizler ancak bir daktilo mâhiyetinde olup kendimize âid her türlü iddiâdan teeddüb eder, Cenâb-ı Hakk’a sığınırız.
Yüce Mevlâmızdan, bu mütevâzı esere teselsül bereketi niyaz eyler ve te’lifinde yardımcı olan Ömer Faruk Demireşik ve diğer bütün kardeşlerimizin samîmî gayretlerinin bir sadaka-i câriye olmasını dileriz.
Rabbimiz, hâlis niyet ve teşebbüslerimizi katında kabul buyursun ve meçhul kişilere gönderilen bir mektup hükmündeki bu eseri, maddî-mânevî buhranlarla bunalan bütün ruhlara, yorgun gönüllere teneffüs ve huzur imkânı hâsıl eden mânevî bir pencere kılsın. Âmin.
Muvaffakiyet, Allâh’tandır.
